TÜRKIYE NE KADAR DERIN? Tarihsel derinligine baktigimizda,Türkiye Cumhuriyeti'nin Osmanliy'la dayandigini herhalde bilmeyenimiz yoktur.Osmanli'da var olan iktidar kavgalari ve tahta çikmasi muhtemel veliahtlarin gizli planlarla öldürülmeleri,padisahlardan habersiz vezirlerin çavirdikleri dalavereler ve günümüzde oldugu gibi halk içerisinde sebebi belirsiz cinayetler...Bu durum Osmanli'nında ne kadar derin olduğunu ortaya koymaktadır sanırım.Fakat işin ilginç yanı günümüzde olduğu gibi,yaratılan bütün hadiselerin "saray" eşrafı tarafından çikarildigini da halk içinde bilmeyen yoktur. Ayni mirasi devralan Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş yillarinda da bu tür cinayetler ve kendileri namina kullandikları insanlari daha sonra yok etmeleri görülmektedir.Mutafa Suphi ve arkadaslarinin da nasil öldürüldüklerini düsünürsek,buda bir nebze derinlik arz etmektedir. Cumhuriyet'in ilerki yıllarına baktigimizda da pek degişen bir şeyin olmadigini görmekteyiz.Siyasi cinayetlerin ve faiili mechullerin sik yaşandigi,muhalif kimlikleri deşifre olmuş insanların bıçak sırtında yaşadığı dönemlerde bile devletin derinliği günümüzde olduğu gibi derinlig böyle bir cinayetten sonra sorgulanmamisti Ne olduda,durum oralardan buralara kadar degisti? Emeç,Üçok,Kışlalı,Aksoy,Hablemitoğlu,Bitlis,Mumcu vb.cinayetler devletin derinliklerinde( Bu gerek içeriden,gerekse dışarıdan)planlanmış ve uygulamaya konulmuştur.Derinliklerde planlanan bütün cinayetlerde devlet,hiç bir dönemde şimdiki gibi derinliği bakımından bu şekilde deşifre edillememişti.Her cinayet sonrasında dile getirilen,sonrasında unutturulan bu türden derinlikler,bu cinayetle yani Hrant Dink cinayetinde sarpasarmıştır. Yeri geldiğinde devletin başındakilerin bile kontrolünden çıkan bu durum,dışarıdan kontrol edilmelerle birlikte ülke içinde daha derinliklerde bir yerde kendisine yer bulmaktadır.Herkesin bildiği ve devletin yönetim kademelerinde bu zaman kadar kabul etmedikleri derinlik,bugün kendini daha fazla belli etmektedir.Keza Başbakan Tayyip Erdoğan'ın söylemleride boşuna değildir."Derin devlet vardır,malesef oraya kadar ulaşamıyoruz." Bütün bu yazılanların ışığında Türkiye'nin aslında sığ bir devlet olduğu ortada iken,yarattıkları ile ne kadar derin hemde en derin bir ülke olduğu da karşı konulmaz bir gerçektir. IDIL KARDEŞLİK Kardeş,seninle aynı anadan doğmadık,aynı memeden emzirilmedik,aynı kundakda uyumadık,aynı evde oturmadık,aynı babadanda değiliz ama; Biz yinede kardeşiz. Biz yinede kardeş olmak zorundayız. Biz yinede kardeş olmak için çabalamalıyız. NEDEN AMA NEDEN DERSEN? Yurdumuz aynı yurt, Suyumuz aynı gözeden çıkar,huyumuz aynı köyden,dağlarımız aynı dağ,tarlalarımız bile komşu....Ayağımız ağrısa koltuk değneğim sensin,Toprağa düşse başımız,toprağın koynuna koyan sensin, Daha sayacağım onca sebebe ramen,redediyorsanki beni,buna ihtimal bile veremem,bu su ,bu toprak,budağlar,alimallah çarpar seni.... İşin gönül pınarı böyle iken,aklın azizliğide ortadadır. Kardeşligimizi oluşturan olgunun başında,ekmek kardeşliği,ekmek kazanma kardeşliği gelir.Hepimizin sevdası olan ekmeği kazandıran emekdir.Bizi asıl kardeş yapanda budur. Sondönemlerde işlenen çinayetlerin hedefi,halkların kardeşliğini bozmaya yönelik planlar olmuştur.Emperyalistlerin taşeronları yerli tetikçiler,işbirlikçiler,kardeşlik duygularımızı yıpratıp,yerine nefreti salmak için elinden geleni yapmaktadırlar. Türkiyede yaşayan hermillet ve görüşden insanların buna sert tepki vermesi kardeşçe yaşamadaki ısrarı ortaya koymuş,hepimiz Ermeniyiz diyerek burjuva idoloklarını bile şaşkına çevirdiklerimiş oldukları ortadadır. İŞTE ONLARIN AKIL HOCALARINI BİLE ŞAŞKINA ÇEVİRECEK KADAR KARDEŞİZ. KARDEŞLİK KARIDAŞLIK DEĞİLDİR. KARDEŞLİK SADECE KARDEŞLİKDİR. YERİNEDE BAŞKA BİRŞEY KONAMAZ. azizin pınarı....
DİRİLİŞ Ünlü yazar Tolsttoyun Diriliş eserini okuyanlar bilirler;küçük burjuva ölçülerinde yaşıyan bir kadının,prens tarafından tecavüze uğraması ile,genelevine düşüşü,başkaları tarafından öldürülen bir tüççarın suçu bukadının üzerinde kalmasıyla,mahkeme salonunda jüri üyesi olan prensin karar açıklandıkdan sonra kadını fark etmesi,bu kadının başına gelenlerden kendini sorumlu tutmasıyla başlayan serivenin,kadın kahramanın sibiryaya sürgünü ile başlayan yolculuk,prensin cabaları ve elindeki toprakları köylülere dagıtışı,kadının sibiryada devrimçilerle karşılasmasıyla yaşama yeniden başlayışını anlatan yaşamın dirilişini gözler önüne seren bir baş yapıtır. Bizimde bir türkümüz vardır ve şöyle der;sanmasınlar sanmasınlar,bizi öldük sanmasınlar,şahin olduk yüçelerde,söyleyin ağlamasınlar.diye devam eder. Zaman içinde yolçuluk yapan herkesin başına iyi şeyler geldiği gibi,kötü şeylerde gelmiş,yada gelebilir.Kapitalizm,şehirler içinde büyük köyler yaratırarak,ekonemk olarak güçsüz kişileri tukaka olduğunu herkese kanıksandırmaya çalışmasında bir temel amacı vardır.Bilimsel gerçeğe güçleri yetmediği için,devamlı olarak aşağılama,karalamave suçlamayı sürdürmektedirler. Yetiştidikleri insan portrelerine baktıgımızda,gökden zembille inmişcesine kibirlenme,böbürlenme ve kabarma ahmaklığına düşerler.Sadece bunlarla kalsalar canımıza nimet sayacagız,küçük dağları kendileri yaratığını sanacak kadar antihümanist,gerçekleri ters yüzedecek kadar cahil,bilgi yoksunu ,fikir hokkabazı,düzen soytarısı olmakla övünürler.Bir atasözümüzde oldugu gibi "Koyunun olmadığı yerde ,keçi kendini abdurahman çelebi sanırmış" Diger insanlar onlar için akılsız kişilerdir.Boş işlerle uğraşan ugutsuz,it ve kopuldurlar,bu yalan ve iftiralarına cevresinde toparlamış olduğu çıkarcı kişileride inandırmakla kalmazlar vekendilerini bir güç olarak lanse ederler.Bu nereye kadar devam eder,onlar ve anlayış biçimleri sorgulanmaya başlayıncaya kadar. 12 eylül darbesi olduğunda cuntacı genarallere çeşitli sıfatlar yükleyen şakşakçı takımı ile ,gerçeklerin yerini alan yalanların kol gezdiği bir alan ve mekan haline gelmesi görülmemiş bir şey degildir. Diriliş hayatın her alanında kendini göstermelidir.Göstermekde yetmez yaratmalıdır."At tökesidi diye atın bileğini kesenlere"artık dur demeli ve ellerindeki baltaları alınıp tarihin rafına birdaha kullanılmamak üzere konulmalıdır. Gereken her şey,gerçeklerle yüzleşerek saglanmalı,küçük çıkarların asla esiri olunmamalıdır.Geçmişde birbirinin önüne bedenini ve canını koyanlar,küçük esaretin buğulu dünyasına kapılıp,şerefsizlikle,namussuzlukla şuçlama densizliğinde bulunanlar,aynalarındaki kirlenmeyi silmelidir. Fikirsel hayata adım atanlara karşı,hoyratca ve hiçbir haklı sebep göstermeden,fikirsel eleştiri yada öneri getirmeden,hakaret yağdıranların bilimsel gerceği kavramakdaki müşküliyetleri,hem korkutucu,hemde ürkütüçüdür. Diriliş sadece dış görünüşü oluşturan kısımlarda değil,akıl ve fikriyatdada oluşturulmalıdır.Bunu saglayacak yeğane samimiyet herkesin gögüs kafesinin altında vardır,olmalıdır. Hoşça kalın.Sevgiyle kalın. Ahmet Ocak
Tarihsel döngü içinde,Selcuklu imparatorlugunun sondönemidir,yarı göçebe yaşatan Türkmenler,1211 yılında(şu andaki Kınık ve Karadere ırmagı arasını teşkil eden,Pazar,Büyükyayla ve Gümbüşü de içine alan bir alan içinde yaşamlarını sürerler.İmparatorluk 1243 yılında Mogallarla yapılan Kösedağı savaşını kaybedince filen son bulmuş ve beyliklere bölünerek parcalanmıştır.Karışıklıklar artarak devam ederken,Tokat,Sivas ve Amasyadaki beylik mücadeleleri arasında;1253 yılına gelindiğinde,dağların ,taşların,kurtların,kuşlarında acı ile dillendirdiği bir olay olur. NAZLIKAYA Aşların taşlara yazılışı,taşlarda yaşayan aşklar: Günlük yaşamlarını yarı göçebe olarak sürdüren Türkmenler ailelerinden biridir Nazlının ailesi,babası Halil,annesi Selvidir,birde kardeşi Ali..,dört kişilik bir ailenin,dörtdavarı,bir inegi,bir merkebi,birde köpeği vardır.Kendi yağıyla kavrulmaya çalışan Halil ailesi,biryandanda çocuklarını büyütme gayreti içindedirler.Halil ailesinin üç çocuğu daha olmuş birisi doğum anında diğer ikiside hastalıkdan ölmüşlerdir. Nazlı onbeş yaşına geldiğinde,çevresi tarafından parmakla gösterilecek bir kız haline gelmişdir.Uzun örgülü saçlarını altıdaki düz bir alın,siyah kalem kaşlarının altında,zetin gibi kara gözleri dahada çekiçi kilan uzun kipriklerin oluşturğu ema gibi kırmızı yanaklarına,derli toplu bir ağızı tamamlayan etli dudakları,yuvarlak bir cene,bir ceylan ürkekligini andırırcasına duyarlı kulakların altında ,ince belini sarmalayan bindalının ebem kuşagı gibi renkli,belkemeri,zayıf inçe bacaklarını örten elbisesi, onu dahada ayrıcalıklı kılıyor;bir güverçin gibi çevresinde herkese hayranlık verir.... Aynı obadan olan Emrah ve ailesi,Nazlı kızın ailesi gibi yaşamlarını sürdürürler...... .Emrah ,Nazlıdan dört yaş büyük,,sıyah saçlı,iri kemik yapısına sahip ,uzun suratlı ,birlesik kaşlarının altında ela gözleri ,cene kemikleri iri,uzun suratlı ,uzun boylu,elleri geniş,tane tane konuşan,topragı,taşları ağaçları tanıyan,yüzü yumuşak bir delikanlıdır. Bu iki gencin birbirine tutkusu aşka dönüşür,ikisi içinde zorluklar,çoşkular birbirini izler...çoğu kez izledigimiz yeşil çam filimlerinde olduğu gibi,obanın varlıklılarından olan Yakup, Nazlıyı ıster,kızın istememesine ramen ,Nazlıyı,Yakupa verirler.Düğün gününden bir gün önce,Nazlı ile Emrah sonkez buluşur.Emrah artık buralardan gidecegini söyler ve oradan ayrılır.Buna dayanamıyan Nazlı dügün günü sabahı,giydigi duvagı ile birlikde,kayanın koptugu sanılan yerden kendisini aşagi atarak hayatına son verir.Dügün alayına haber ulaştıgında,herkes taş kesilir,belkide bugün beyaz bir gelinlik gibi parlayan taşlar Nazlının sonsuz gelinligidir.Daglar,taşlar,kurtlar kuşlar bile bu sevdanın yasını tutar.Gelip gecerken içtigimiz beş oluğun suları Nazlı kızın akıttığı gözyaşı,aşkın meşakatli gözesi neden olmasınki...Nazlı kızın mezarı bu suya yakın bir yerdedir.AŞKINI TAŞLARA YAZAN NAZLI KIZ,ARTIK NAZLIKAYADIR.Emrah Malatyaya kadar gider,çarsıda agaç işçiliği yaparak yaşamını hiç evlenmeden ,yetmiş yaşında sonlandır .Emrahda ,Nazlının sevdasına sadık kalarak bu Dünyadan gıder. Yakup yenıden evlenir,çocukları olur.obada yaşamını tamamlar. AŞKLARIN TAŞLARA YAZILIŞI, TAŞLARDA YAŞAYAN AŞKLAR BÖYLECE ÖLÜMSÜZLESİR. Nazlıkaya hakkında birçok rivayet hasıl olmustur.Dilden dile bugüne kadar aktarılırkende,herdönem kendi yorumunu katmıştır.Zaman dilimleri arasındaki yolculuk,kendisini içselleştiren bir durumun varolmasını saglamıştır.Okuyacagınız nazlıkaya yazısı eminim duyup okuduklarınızdan çok farklı olacaktır.Diyeceksinizki,yok canım bunu yazan kişinin hayel dünyasının yansıması bu,böyle olmamıştır diyeceksiniz,bunu duyar gibiyim.Sizden riçam şu soruyu kendinize sormanız şimdiye kadar duyup okumuş oldugunuz,hayel ürünü olabilirmi acaba?asıl önemli olan şudur;ortada bir gercek var ise oda bir aşkın hazin öyküsüdünün taclandırdığı tşlar ve ölümsüz aşklardır. DİLEGİM ODURKİ BU ÖYKÜ İÇİN BİR KİTAP YAZILIR VE KINIK BELDESİNİN TANITIMINA KATKIDA BULUNUR.
SEVGİ VE SAYGI İLE KALIN. AHMET OCAK
|